You are viewing [info]johnny_silver's journal

Have you ever danced with the devil by the pale moon light? [entries|archive|friends|userinfo]
moonchild

[ userinfo | livejournal userinfo ]
[ archive | journal archive ]

Le Temps Qui Reste [May. 25th, 2006|10:23 am]
[4/10]
önsöz:
aşağıdaki yazı tamamen spoiler içermektedir, lütfen "kendi riskinizle" okuyunuz. ancak filme gitmeyi düşünüyorsanız derhal vazgeçmenizi, hatta spoiler var demeyip aşağıdaki yazıyı okumanızı öneriyorum. boşa gidecek zamanınızı, paranızı ve muhtemel ruhsal çöküntünüzü engellemiş olursunuz. nedir bu film böyle?

homoseksüel fotoğrafçı romain çekim esnasında bayılır ve soluğu doktorda alır. doktor kanser olduğunu ve kurtulma şansının %5 bile olmadığını söyleyince yemişim kemoterapiyi der ve kendini yollara vurur. hikaye kısaca böyle, kahramanın homoseksüel olması dışında yeşilçam filmlerini aratmıyor yani. daha filmin beşinci dakikasında kanser olduğunu öğrendiği anda anlamıştım nasıl bir hata yaptığımı. yine de bekledim belki bir şey çıkar diye, çıkmadı. bir on dakika kadar daha geçince en can alıcı sahneyle karşılaştım. oğlan ailesiyle yemek yerken annesi homoseksüelliği bırakıp (nasıl oluyorsa işte) çocuk yapmasını istedi bizimkinden. burada gözyaşlarına boğulup hıçkıra hıçkara ağlamam gerekirdi, oğlan kendi canını kurtaramıyor sen bir de velet sarmak istiyorsun başına ah be anne oldu mu şimdi? hayır olmadı tabi, ama can alıcı sahne bu değildi tabi. iki sıra önümde birden bire bir kafa belirdi! filme geciktiğim için karanlıkta girmiştim salona, meğer görevlilerden biri koltuklara serilip yatıyormuş. ancak film arasında anlayabildim ne olup bittiğini! ilk yarının büyük kısmı korku içinde bu kafanın bana zarar verip vermeyeceğini düşünmekle geçti zaten, neyse ki rahat bir nefes alabildim sonradan. filmin ikinci yarısı ise bomba gibi başladı. kahramanımız geceleri çıplak yatan babannesini ziyaret ettikten sonra bir restorana gitti. orada kaynaştığı kadın bir garson bizimkini çok beğendiğini söyledi! meğer kocası kısırmış da, çocuk istiyorlarmış da, neden onunki olmasınmış!! bizimki başta hık mık etse de sonra kabul etti ve kadını yatağa attı. asıl olay bizimki kocan da gelsin beni gazlasın diyince patladı. bu tempolu grup seks sahnesinden sonra kafayı duvara vurmalar, kendi kendine saç kesmeler, eski erkek arkadaşla bir kez daha sevişme denemeleri falan filan derken yakışımız bir sahil kenarında ölünce film de bitmiş oldu çok şükür! böylesine klişe bile denemeyecek bir senaryoyu yazmayı başaran françois ozon'u tebrik etmek istiyorum buradan. Birbirinden kötü oyuncuları saymıyorum bile. imdb'de 7/10 oy alması, bilimum platformda övgülere boğulmasını felan benim sinemadan bir şey anlamadığıma yorabilirsiniz elbette! yine de bu filmin yakılmasını, yok edilmesini savunmamı engelleyemezsiniz. hayatta daha kötü bir şey görmediğimi düşünüyordum ki star wars animasyonum geldi aklıma. eve gelince kendime iyi davrandım ve bu fikrimden de vazgeçtim. benim animasyonum döver bu filmi rahatlıkla.
LinkLeave a comment

hostel [Mar. 10th, 2006|07:56 pm]
[6/10]
uyduruk bir eli roth filmi daha.aslında ortalama bir erkeğin sinemadan isteyeceği herşeye sahip.ilk yarı boyunca bolca çıplak kadın ve göğüsleri, ikinci yarı boyunca da vahşet ve kan.ilk yarım saat konuya pek bir yararı olmayan interrail gezisiyle geçiyor.mümkün olan her sahneye sıkıştırılmış hoş/çıplak kadınlar ve boş kafalı iki amerikan gencini izleyip bekliyoruz.sonra yavaş yavaş fragmanda gösterdikleri saw türü sahnelere geliyor sıra.bolca klişe olaylardan sonra da film çabucak bitiyor neyse ki.filme söyleyecek güzel bir şey arıyorum ama bulamıyorum.müzikleri ve müziklerin montajı da çok başarısız, alakasız efektler koymuşlar.yaylılar kreşendo şeklinde ilerliyor, bir şeyler fırlayacak kameranın önüne ben de korkacağım diye düşünüyorum ama hiçbir şey olmuyor, öyle izliyoruz etraftakileri.karpuz kabuğundan gemiler yapmak'taki gibi görüntüyle bağlantısı olmayan şeyler koymuşlar.quentin tarantino ne diye bu adamın elidnen tutuyor bilmiyorum.son derece amatör ve zeka yoksunu, ucuz filmler yapıyor eli roth.box office'de iyidir gerçi, izleyen amerikan gençleri pek de farklı sayılmaz yönetmenden.gitmeyin bu filme, vermeyin paranızı..
LinkLeave a comment

the chronicles of narnia: the lion the witch and the wardrobe [Jan. 23rd, 2006|10:23 pm]
[7.5/10]
şu aralar sinemaları keloğlan ve hababam sınıfı gibi beyin yoksunu kişilere hitap eden filmler istila etti.kış sezonu sinema sezonudur ama bunlar yüzünden doğru düzgün film gelmiyor birkaç haftadır.bu dönemin benim sınavlarıma rastlaması çok iyi oldu tabi, hiç kaçırdığım film olmadı.gitmek istediğim bir tutunamayanlar bir de narnia günlükleri vardı.tutunamayanlar ankara'ya gelmeyince hemen narnia günlükleri'nin yolunu tuttum sınavlardan kaçıp.tolkien'in kankası c. s. lewis'in 7 kitaplık serisinin ikinci kitabını sinemaya uyarlamışlar, çok da iyi yapmışlar.sanırım serinin kalanı da uyarlanacakmış, yeni nesil harry potter'ı tutunca hemen lemony snicket'in talihsiz serüvenler dizisini uyarlamışlardı.o pek ilgi görmedi ama narnia günlüklerini de çıkardılar.talihsiz serüvenler dizisini izleyemedim, narnia günlükleri bütün harry potter filmleri toplamından daha güzel.yönetmen andrew adamson'ı zaten shrek ve shrek 2 ile sevip bağırımıza basmıştık, bu sefer de eli boş çıkmadı karşımıza.filmdeki onun dışında pek tanıdık yok, melek gibi güzelliğiyle tilda swinton beyaz cadı'yı, liam neeson da sesiyle aslan'ı canlandırmış.kalan oyuncular ya yepyeni ya da az tanınmış isimler.filmde en sevdiğim karakterler tumnus (james mcavoy) ve lucy (georgie henley - dünyanın en sevimli yaratığı) müthiş bir uyum yakalamışlar.zaten filmin en sevdiğim yerleri de ikisinin tanıştığı ve kaynaştığı sahneler oldu.savaş sahneleri de oldukça güzeldi, tabi çocuk filmi olduğu için kan ve vahşet yoktu.bu yetişkinleri tatmin etmez tabi :) ama filmi izlediğim salonda hiç çocuk yoktu, herkes benim yaşımdaydı.ikinci ilginç şey de bu filmin henüz ikinci haftası olmasına rağmen hemen küçük salonlara kaydırılmış olması.amerika'da 2005'in en çok izlenen üçüncü filmi oldu, tüm dünya'da 600 milyon dolar hasılat yaptı, üstelik japonya'da gösterimi daha yeni başladı.ama burada hemen kaldırıp postalıyorlar filmi, izlemeye niyeti olup da izleyemeyen varsa hemen koşsun.bir hafta daha dayanacağa benzemiyor, sanırım iş yapmadı pek türkiye'de.neyse ki ben yetiştim ve bu güzellikten mahrum kalmadım.

lucy pevensie: [yeni tanışırlar ve lucy elini uzatır] you're supposed to shake it.
tumnus the faun: why?
lucy pevensie: I don't know!
LinkLeave a comment

bunhongsin [Jan. 6th, 2006|11:00 pm]
[6.5/10]
okuduğum yorumlardan anladığım kadarıyla the ring gibi güzel bir film olmalıydı bu, ama yanlış anlamışım - ya filmi ya yorumları.basit kurgu, sıradan bir hikaye ve klişe japon korku sineması efektleri ile aynı the grudge gibi fos çıktı.yine aniden fırlayan abartı makyajlı korkutucu insanlar, siyah saçlar.. ben artık fazlasıyla izledim bu filmlerden, bir tane daha görmesem olurdu.gitmeden önce derinliği ve uzun vadeli etkileri olan bir şey sanıyordum filmi, öyle değilmiş.konusu kısaca şöyle, ayakkabı fetişisti hoş bir çekik gözlü abla metroda bir çift ayakkabı bulur ve korkunç şeyler olmaya başlar.film genel olarak kötü ama iyi yanları da var tabi.filmin renkleri çok güzeldi, gerçekten kaliteli sahneler vardı.müziklerinin hepsi mükemmeldi, arada sırada güzel kamera açıları vardı, arada sırada çıkıp hikayenin aslını anlatan flashbackler güzeldi, arada sırada güzel şeyler vardı.ama korkutma kısmı bu kadar sıradan olunca insanı zıplatmaktan başka bir işe yaramadı film.hikayenin üstüne gidilip güzel bir şey çıkarılabilirdi halbuki, bir dahaki sefere umarım..
LinkLeave a comment

king kong [Dec. 20th, 2005|10:21 pm]
[7.5/10]
ilk izleme denememde film bitmeyecek gibi gelmişti, neyse ki yetişmemiz gereken bir yer vardı da çıkıp kurtulduk.ama senenin en büyük yapımı izlemesem olmayacağı için bir daha gittim.bu sefer ilki kadar zorlanmadım izlerken, daha çabuk geçti zaman.ama peter jackson ipin ucunu kaçırmış, ortalama sinema izleyecisi 187 dakikasını salonda geçirmek istemez.üstelik çıkartabileceği yerler vardı, çok güzel animasyonları var gerçekten ama aksiyon üstüne aksiyon seyirciyi hissizleştiriyor.filmin yaklaşık ilk 45-50 dakikası da hiçbir şey olmadan, durgun geçiyor.son anda imdadımıza gemi maceraları yetişti de kendimi filme verebildim.uzun bir süre de king kong'u görmek için bekletti bizi, o ortaya çıkınca her şey düzeldi neyse ki.son bir buçuk saati rahatça izledim.finali bilinen filmlerden olmasına rağmen duygulandırmayı başardı beni, üzüldüm.filmdeki en güzel şey king kong'du, ondan sonra da 30'ların new york'u.andy serkis king kong'un ne kadarını canlandırdı bilmiyorum ama aşçı lumpy güzeldi.bu adamı görünce keşke bill sykes'ı canlandırsa demiştim, imdb'de baktım da yapmış önceden, gerçekten çok yakışmıştır.jack black, naomi watts, adrien brody, colin hanks, evan parke ve kalan oyuncular hepsi üstlerine düşeni yapmışlar.filmin çoğunu boş mavi perde üzerinde canlandırdıklarını göz önüne alırsak daha iyisini beklemek doğru olmaz sanırım.filmde sevdiğim bir diğer şey de kaptan oldu.thomas kretschmann'ı daha önce the pianist, immortel ve der untergang'da görüp beğenmiştim.bruno ganz ne güzel kızıyordu fegelein, fegelein, fegelin diye, hala aklımda.bu filmde de yine göstermeyi başarmış kendini.siyah deri paltosu, walther p38 tabancası ve şapkasıyla nazi subayı görüntüsü çok yakışıyor.toparlamak istiyorum artık, filme kötü demeye dilim varmıyor çünkü kötü değil.ama harika bir filmde olmasını beklediğim şeyleri göremedim.izlenip köşeye atılacak vakit geçirme filmlerinden de değil.ne olduğuna karar veremedim, peter jackson ya hazır olmadığımız deneysel bir film yapmış ya da çok fena çuvallamış.ne olduğunu izleyip siz görün.ama dikkat edin, filmle birilikte baş ağrısı ve mide bulantısı bonus olarak geliyor.

"there's only one thing in the world that could have done this... the abominable snowman."
LinkLeave a comment

the brothers grimm [Dec. 13th, 2005|09:33 am]
[8.5/10]
olağanüstü bir film!uzun bir aradan sonra terry gilliam'dan harika bir dönüş."fear and loathing in las vegas", "twelve monkeys", "brazil", "holy grail" ve "meaning of life" üstüne de daha izleyemediğim filmleri.bir insan bu kadar mükemmel olabilir mi?benimle aynı dünyada yaşıyor olamaz 65 yaşındaki bu amca, her izlediğim filminde yepyeni bir dünyada buluyorum kendimi.inanılmaz bir yaratıcılığı var, tim burton bile gıptayla bakıyordur eminim.bu sefer de içinde her şey olan bir film yapmış, komediden gerilime, napoleon'dan evrendeki bütün masallara hatta vadaa canavarından özkan uğur'a kadar her şey var bu filmde!sinemadan çıkıp eve gidene kadar kendi kendime gülüp durdum.cavaldi rolü ve aşmış oyunculuğuyla peter stormare, yine aşmış oyunculuğu ve delatombe rolüyle jonathan pryce, tom hulce kılıklı yaveri, salak ile avanak hidlick ve bunst, arada kaynayıp giden aşmış replikler, süper efektler ve görüntü yönetmenliği.. ve bir sürü şey.imdb'de 5.9 almış, gördüğümde parmaklarımı yutup morarana kadar nefesimi tuttum.men in black bile 6.8 almış!halbuki fazlasıyla aksiyon vardı bu filmde, niye sevilmemiş anlamadım.en başta angelika rolünde lena headey var ki gözüktüğü ilk sahnede evlenmek istedim.the cave filmiyle daha yeni konuk olmuş meğerse türkiyeye, hiç farketmemiştim o zaman.hangi rolde olduğunu bile hatırlamıyorum.bir tek piper parebo dikkatimi çekmişti the cave'de.neyse, bana tandığım birini anımsatıyor ama kim olduğunu bulamadım.bulduğum zaman hayatımın ilk evlenme teklifini yapmaya gideceğim sanırım, çok fazla güzel.bir de üstüne monica belluci var.bu iki muhteşem kadına ek olarak hafif şişko bir matt damon var, aslında grimm kardeşlerden diğerini oynayacakmış ama heath ledger ile anlaşıp rolleri değiştirmişler.heath ledger iyi ama matt damon vasat bir oyunculuk çıkarmış.film için başta nicole kidman, anthony hopkins, johnny depp, samantha morton, robin williams hatta goran bregovic bile düşünülmüş, yazık olmuş tabi bu yıldızlar geçitine.ama filmi güzel yapan oyunculardan çok terry gilliam zekası olduğu için çok farketmezdi, monty python filmlerinde amatör bile olmayan oyuncularla harikalar yaratmışlardı.bu çarpıtılmış masallar dünyasında da aynısını yapabilirdi terry gilliam, hatta o zaman çok daha güzel olabilirdi.tideland'in gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum, umarım film çekmeye devam eder terry gilliam.

"all I wanted was a little hors d'oeuvre.. maybe a slice of quiche.. yes?"
LinkLeave a comment

a history of violence [Dec. 9th, 2005|10:16 am]
[7/10]
çok büyük umutlarla gittim, senenin en iyi filmlerinden biri olduğu yazıyordu imbd'deki yorumlarda felan.doğrusu biraz hayal kırıklığına uğradım.david cronenberg filmlerini hep merak ediyordum, ilk kez bugün izleyebildim.film küçük bir amerikan kasabasında yaşayan mutlu, mazbut bir adamın restoranına soyguncuların gelmesiyle başlıyor.kahramanımız admaları güzelce haklayınca bütün televizyonlara çıkıyor.bunun üzerine mafya tipli birkaç adam gelip kahramanımızı tanıdıklarını ve kim olduğunu bildiklerini iddia ediyor, olaylar gelişiyor.. başrollerde viggo mortensen, maria bello ve ed harris var.filmin sonlarına doğru da william hurt gözüküyor.son zamanlarda hep yetenekli çocuklardan bahsetmiştim, bu filmde tam tersi dünyanın en yeteneksiz çocuğunu oynatmışlar, kahramanımızın kızını oynayan heidi hayes sanırım david cronenberg'in akrabası felandı.gözüktüğü bütün sahnelerde rahatsızlık veriyor.diğer oyuncular da pek parlak değiller, aslında casting gayet güzel.gerçi rol yapıp harikalar yaratabilecekleri bir sahne de yoktu, haklarını yemeyim.hep böyle kötü bir filmmiş gibi konuştum ama öyle değil, sadece beklentilerimi karşılamadı.hafif hitchcock havası var başlarda, meraklandırıp izletiyor kendini.sonra da olayı bağlayıp hemen bitiyor.bana biraz kısa geldi, bir çırpıda bitti - 96 dakikaymış.üstelik konuyla alakası olmayan şeyleri de sokmuş cronenberg.mesela kahramanımızın oğlunun okul hayatı pek de ilgilendirmiyordu beni.film kitaptan uyarlama olduğu için koymuş olabilir, kitabı okumadığım için bağlantıyı kuramadım.filmle ilgili güzel bir şey söylemem gerekiyorsa sonlarını sevdim.finalden önce olanlar eğlenceliydi, salonca güldük.bir de oldukça cüretkar seks sahneleri güzeldi tabi.bütün olarak düşünürsek izlenilebilecek bir film ama sanat harikası beklemeyin.
LinkLeave a comment

oliver twist [Dec. 6th, 2005|10:08 am]
[8/10]
oliver twist'i küçükken okumuştum, bir daha okumak aklıma gelmedi.daha önce hiç filmine de rastlamamıştım ama imdb 20 tane buldu benim için!vizyona gireceğini öğrenince gidip izlerim demiştim, roman polanski de işin içinde olunca takip etmeye başladım.fazla bekletmeden geldi geçen hafta, ancak bugün izleyebildim.harika bir iş olmuş, özellikle de oyuncuların hepsi aşmış.130 dakika ortalama sinema izleyicisi için biraz uzun, benim için hiç sorun yok tabi.zaten salonda 3 kişiydik, pek ilgi görmedi film haliyle.önce oyuncularla başlayım, oliver twist rolünde barney clark diye küçük bir mucize var.artful dodger rolünü de türevi harry eden oynuyor.bunlar gibi veletler umut vadetmenin ötesinde beni sabırsızca bekletiyorlar.daha çok görmek istiyorum böyle şeyleri.üstelik kendi dünyalarının çok ötesinde, ondokuzuncu yüzyılda geçen olaylara bu kadar iyi uyum sağlamaları hayret verici.millions'ta bahsettiğim çocuklar en azından kendilerini oynamış olabilir ama bu ikisi çok farklı.nancy rolünde leanne rowe da filmde uçan bir diğer oyuncu.bana bryce dallas howard'ı hatırlattı, oyunculuğunu yukarıdakilerden farklı kelimelerle övmekten başka bir şey gelmez elimden.umarım o da bryce dallas howard gibi insanların dikkatini çekebilmiştir.güzelliği de bir başka konu, kıyafetleri içinde inanılmaz gözüküyordu.eğer o zamanlarda yaşasaydım hem karakteriyle hem görünüşü ile aşık olurdum ona, filmde oldukça içimi burktu.bir de ekürisi bet roünde ophelia lovibond vardı, pek gözükmüyor filmde ama o da çok güzeldi.sıradaki oyuncuya geçeyim, fagin rolünde ben kingsley filmin en güzel oyunculuğunu çıkarmış.yaşı da ilerlediğine göre bu sene en azından oscar adayı olur ki kazanmasını çok isterim, o da fazlasıyla hakediyor zaten.gerçi oscar ödülleri pek başarılı bir ölçüt değil ama fazladan bir heykeli kim istemez!bill sykes rolünde jamie foreman da geçtiğimiz aylarda layer cake filmiyle konuk olmuştu türkiye'ye.orada pek görmüyorduk onu ama bu sefer piskopat ruhunu iyice yansıtabilmiş.tam anlamıyla nefret ettim bill sykes'dan, kızgın metal çubuklar sokmak istedim bütün vücuduna.kısacası oyuncuların inanılmaz performansıyla bu senenin en iyi yapımlarından biri olmuş oliver twist.roman polanski'ye bana bu harika şeyi en güzel şekilde hatırlattığı için teşekkür etmek istiyorum.şubat tatilinde fırsat bulabilirsem kitabını da çıkarıp okuyabilirim.filmden çıkınca elime tutuştursalar oracıkta bitirirdim.pek hatırlamıyorum kitabı, filmin en başında yetimhane yöneticilerinin gözüktüğü sahnelerde terry jones, terry gilliam filmi izliyormuşum havasına kapıldım.hatta yepyeni, çok farklı bir oliver twist yorumu olacağını düşünüp kendimden geçmiştim, tam anlamıyla monty python parmağı vardı.charles dickens eminim uzun uzun anlatmıştır buraları kitapta.ama uzun sürmedi bu, ilerlemeye başlayınca drama halini aldı.sonrası zaten malum, oyuncular düşmekte olan ağzımı daha da kocaman açıp beni bu dünyadan aldılar.kendimi bırakıp ondokuzuncu yüzyıl londra'sına doğru uçuyorum, beni bekle nancy.seni kurtarmaya geliyorum..
LinkLeave a comment

millions [Dec. 2nd, 2005|10:11 am]
[8/10]
2.5 yıllık bekleyiş ve mutlu son!danny boyle böyle bir film yapacağını söylediğinden beri takip ediyordum.film yapıldı, gösterime girdi hatta dvdsi bile çıktı ama türkiye'ye gelmedi.umudumu kesip kendimi petit danone ile avutmaya karar vermiştim ki filmin burada da vizyona gireceğini öğrendim.bir-iki hafta önce istanbul'da bir festivale geldi, bugün de bütün sinemalara.kahramanımız damian (alexander nathan etel) 9-10 yaşlarında azizlerle "konuşan" iyilik abidesi bir çocuk, annesi ölünce yeni bir eve taşınıyorlar.bir gün kartondan yaptığı oyun evine gökten içi para dolu bir çanta düşüyor, ama yılbaşında ingiltere pounddan euroya geçeceği için bu sürede bir şekilde paradan kurtulmak istiyorlar.olaylar gelişiyor.. damian'ın kardeşi anthony rolünde lewis owen mcgibbon, baba rolünde james nesbitt var.filmin ortalarında da daisy donovan diye hiç tanımadığım çok hoş bir kadın giriyor.iki çocuk da çok güzel rol yapıyorlar, çocukların bu kadar iyi rol yapabilmesini aklım almıyor pek.yetenek çok güzel bir şey, once upon a time in america'daki çocuklar da olağanüstüydü.büyüdüklerinde ortadan kayboluyor çoğu ama :) neyse film tam beklediğim gibi çıktı, fight club'ı anımsatan güzel bir ev döşeme kısmıyla başlıyor.başka atraksiyonu olan bir de soygun sahnesi var, bunlar dışında yalın bir şekilde ilerliyor film.güneşli gökyüzü çocuksu bir hava katmış.film için ingiltere'nin neresinde bu kadar güneşli bir hava bulmuşlar bilmiyorum doğrusu, üstelik aralık ayında geçiyor film.sanırım danny boyle ingiltere'nin "güzel" yüzünü de göstermek istemiş, gerçekten de kapalı hava yakışmazdı bu filme.bittiğinde kendimi çok mutlu, huzurlu ve hafif hissettim, şeker gibi bir film olmuş.ama insana şapşal bir rahatlık veren "hayat çok güzeldir, yaşasın!" tarzı içi boş filmlerden değil kesinlikle.tam da taglineında sorduğu soruyu cevaplıyor:

"can anyone be truly good?"
LinkLeave a comment

saw, saw II, oldboy [Nov. 22nd, 2005|11:18 am]
[8/10] [7/10] [9/10]

ilk önce saw'u izledim, çok orjinal bir film, 2004 yapımı.vahşet ve kan güzel kurguyla birleşince harika bir şey ortaya çıkmış, sadece birkaç küçük eksiği var.en belirgini de oyuncuların çok sıradan olması, bu filmde kaliteli oyuncular olsa fazladan çok bir şey yapamazlardı bence.bu oyuncuların yarattığı soğuk hava çok yakışmış filme, yine de bundan rahatsız olanlar var.neyse, filmi james wan diye bir adam yönetiyor, bundan önce sadece bir filmi varmış.şimdi saw'un başrol oyuncusu ve senaryo yazarı leigh whannell ile üçüncü filmini yapıyor, merakla bekliyorum.film iki adamın bir odada kollarından borulara zincirlenmiş şekilde uyanmasıyla başlıyor.sonra bir seri katil tarafından kaçırıldıklarını ve ölümcül bir oyuna sürüklendikleirni anlıyorlar.film her saniyesini izletiyor, özellikle sonunda tam anlamıyla dumur ediyor.2005 yapımı saw II'de ise yönetmen koltuğuna darren lynn bousman geçiyor, onun da kayda değer bir geçmişi yok.senaryoyu ise yine leigh whannell yazmış.film ilk daha dakikada vahşiliğin sınırlarını zorluyor, zaten tüm film boyunca akan kan ilk filmdekinin on katı felan.özellikle addison adlı kurbanın başına gelenler baya zorladı beni.bu sefer seri katilimiz bir grup insanı bir eve kapatıyor ve sinir gazı verip zehirliyor, evin dört bir yanına panzehir yerleştirip kurbanlara bir kurtuluş yolu göstermeyi ihmal etmiyor yine de.ilk filmde kurtulmayı başaran tek kurban amanda bu filmde de var.filme girdiği yerdeki yatay konumu ve kıyafetleri çok fazla şey söylüyor, ilk film aklıma gelince şüphelenmedim değil doğrusu!film ortalarına kadar fena gitmiyor ama devam filmi olduğu için ilk seferki kadar etkili olmadı üzerimde, ilk kez izleyecekler eminim etkilenirler.sonlara gelince yine dumur deryasına daldım, güzel bir formül bulmuş leigh whannell.üçüncü filmin geleceğini de göz kırparak söylüyor zaten.ben bir tane daha saw izlerim ama etkisi fazlasıyla azaldı bence.

ve son filmimiz oldboy, 2003 yapımı.güney koreli yönetmen chan-wook park sinema klasikleri arasına giren bir film yapmış.oldboy'dan sonra "three extremes" projesiyle yine sinemalarımıza konuk olmuştu, ben ne yazık ki kaçırdım ama oldboy'la yeterince iyi bir referans elde etti, hangi filmi gelse izlerim.filmin başrolünde ise min-sik choi var, önünde yerlere kapanılması gereken bir oyunculuk çıkarıyor kimse daha iyi oynayamazdı bu rolü.diğer başrol oyuncusu ise hye-jeong kang isimli şirin bir çekik gözlü, gayet tatmin edici bir performansı var onunda.zaten oldboy'un saw'dan en büyük artısı da oyuncuları, tabi oldboy'un duygusal derinliği ve özü karşılaştırılamaz bile.bu yüzden farklı kulvardalar diyebilirim.ortak yönleri ise finalleri ile ağızları açık bırakmaları.bu filmde bir adam kaçırılıp bir odaya hapsediliyor ve 15 yıl boyunca çıkmasına izin verilmiyor.dışarı çıktığında ise bunu yapanın peşine düşüyor.finalde hapsedilme nedenini, düşünülebilecek en sapkın öç alma şeklini ve uzak doğuluların ne kadar hasta insanlar olduğu öğreniyoruz.bu üç filmi de izleyin, özellikle oldboy'u!!

"even though I'm no more than a monster - don't I, too, have the right to live?"
LinkLeave a comment

lord of war [Oct. 14th, 2005|11:14 am]
[8/10]
sonunda dört dörtlük diyebileceğim bir nicolas cage performansı!zaten film tamamen onun karakteri üzerine kurulu, neyse ki bu sefer ağzını açıp kameraya bakmak yerine doğru düzgün rol yapmış :) ukraynalı bir silah tüccarını canlandırıyor.adı çok güzel, yuri orlov.jared leto da bir junkieyi, onun kardeşini canlandırıyor.sanırım requiem for a dream'deki karakteri üzerine yapışacak bu çocuğun, umarım böyle olmaz.neyse kılıbık ethan hawke da idealist bir interpol ajanını canlandırıyor, ethan hawke'ı pek sevmem ama bu sefer o da güzel iş çıkarmış doğrusu!devam edelim, oz dizisinden tandığımız eamonn walker afrikalı bir generali, ian holm de bir başka silah tüccarını canlandırıyor.filmin yönetmeni andrew nicol, gattaca gibi süper bir filmi ve simone diye güzel sayılabilecek bir başka filmi daha var.ayrıca truman show ve terminal filmlerinin de senaryosunu yazmış.yani baya sevdiğim birisi ve rahatlıkla diyebilirim ki en iyi işi bu olmuş!film başlar başlamaz hemen etkisi altına alıyor.güzel ve orjinal bir yolculuktan sonra yuri'nin hayat hikayesini dinlemeye başlıyoruz.ilk yarının neredeyse hepsi bununla geçiyor.değişik değişik atraksiyonlarla hiçbir şey olmadan izliyoruz.ikinci yarıyla beraber asıl olay başlıyor.filmde çok fazla aksiyon sahnesi yok.zaten aksiyon filmi sayılmaz daha çok drama, silah karşıtı bir film.onun için matrixvari hareketler beklememek lazım.bu cuma gelen 9 (evet yazı ile dokuz) film arasında sanırım en iyisi bu.sadece transporter2 ve bunu izleyebildim ama kalanı çok parlak değil.güzel bir film izlemek istiyorsanız bunu izleyin!

"after the cold war ak47 became russia's biggest export.after that came vodka, caviar and suicidal novelists."
LinkLeave a comment

strange days [Sep. 30th, 2005|11:03 am]
[7.5/10]
the doors'un süper albümü, süper şarkısı ama bunu anlatmayacağım.1995 yapımı kathryn bigelow diye aslen ressam olan bir kadının (ve filmin senaryosunu yazan james cameron'ın karısıymış - sahi ne oldu o adama titanic'den sonra?) çektiği filmi anlatacağım.başrollerde iki taş gibi insan ralph fiennes ve juliette lewis var.juliette lewis'i ilk cape fear'da görüp masum yüzüne hasta olmuştum, natural born killers'da da dumur edip farklı bir aşka yelken açmamı sağlamıştı.ama sonra şarkıcı olup cozuttu.bu filmde de şarkı söylüyor zaten, yanılmıyorsam birkaç pj harvey şarkısı.ayrıca filmin soundtracki de oldukça güzel.neyse konuya geçeyim, sanal gerçeklik gibi bir şey icat edilmiş.bir alet yardımıyla kaydedilen görüntüleri başkalarının da hissetmesi sağlanabiliyor.2000 yılına günler kala ralph fiennes'in eline snuff tarzı bir disket geçiyor, olaylar gelişiyor ve lapd'i de içine alan bir komploya doğru sürükleniyor.aslında konuya bakınca insan john carpenter'ın escape from new york/l.a. filmleri gibi bir şey olmasından korkuyor ama bu film kendini kurtarmayı başarmış, zaten senaryo oldukça güzel.hatta kült olarak bile adlandırılabilir.filmi izleyince o aletlerden bir tanesine sahip olmak istedim, heralde kendimi eve kapar başkalarının hayatlarını yaşamaya başlardım.aslında film izlemek de bir nevi sanal gerçeklik değil mi?evet öyle ama o aletten hala istiyorum, en kısa zamanda icat etsinler!!
LinkLeave a comment

üç film birden [Sep. 29th, 2005|11:00 am]
bu sefer üç film birden anlatmak istiyorum, üç güzel film.güzel olmaları dışında bir ortak noktaları daha var, seks:

[7.5/10] - young adam
2003 yapımı bir film, yönetmen david mackenzie daha önce hiç bir filmini izlemediğim bir adam.adını duyunca aklıma monsters incorporated'daki mike wazowski geldi hemen.neyse konuyla ilgisi yok bunun.ingiliz/iskoç filmlerini hep sevmişimdir, aksanları çok hoşuma gidiyor.amerikanca olsa çok sıkıcı olacak filmleri bile bana izletebiliyor.yani film benim için bonus puanı kapıp başladı.ama zaten kötü bir film değilmiş, biraz sabır istiyor sadece.başrollerde ewan mcgregor, tilda swinton, peter mullan ve emily mortimer var.hemen söyleyim ewan mcgregor bu filmde de pipisini gösteriyor.galiba iskoçlar sürekli kilt giydikleri için cinsel organları ferah ferah büyüyebilmiş.tabi her fırsatta gözümüze sokmaktan kaçınmıyorlar.en kısa zamanda sean connery ve clive owen'dan bir şov bekliyor, bu teorimi doğrulamalarını istiyorum.hemen filmin oyuncularına atlıyorum.tilda swinton en son constantine'de gabriel rolüyle karşımıza çıkmıştı.bence filmdeki en güzel şey de gabrieldi.ama böyle muhteşem bir kadın young adam'da berbat gözüküyor, aslında berbat değil yüzü hala melek gibi ama geriye kalan kısmı biraz "kıllı", filmi izleyenler görecektir.filmin geriye kalanı trainspotting'den tanıdığımız peter mullan ve pek tanımadığımız emily mortimer da filmdeki herkes gibi ortalama üstü performans gösteriyor.film peter mullan ve ewan mcgregor'ın nehirde bir ceset bulmasıyla başlıyor ve ewan'ın tanıştığı bütün kadınları yatağa atmasıyla devam ediyor, bir buçuk kadar sürüyor ve gerçekten de her on dakikada bir sevişme sahnesi var!!bir nevi konulu porno film yani.yine de kurgu güzel, yavaş yavaş herşeyi anlatıyor, kendini izletiyor.ama bitince bu kadar mı yani dedirtiyor insana.peki ben sevdim mi filmi?evet sevdim, özellikle de emily mortimer'ın muhteşem vücudunu ve herşeyini.

[7.5/10] - my summer of love
sıkıcı hayatlarından kurtulmak isteyen iki genç kızın yakınlaşmasını anlatan 2004 yapımı baya güzel bir film.yönetmeni pawel pawlikowski, başrollerde emily blunt ve nathalie press adında birbirinden çekici iki insan var.20li yaşlardaki ikili filmde 15-16 yaşında iki kızı canlandırıyor, ikisini de daha sık görmek istiyorum.emily blunt hapisten çıkınca kendini dine vermiş manyak abisiyle yaşayan mutsuz biri, nathalie press de yaz tatilinde vakit geçirmeye çalışan melankolik bir tip.filmde anlatacak çok şey yok, günlük yaşamda olabilecek şeyler var sadece.ama renkler çok güzel, kasaba çok güzel.herşeyden önce iki kadının birlikte olması bence dünyadaki en estetik şey.gözlerimi fazlasıyla tatmin etti diyebilirim.filmin ana fikri ise kadınların durduk yere kaltaklık yapabilecek yaratıklar olması.izleyin bu güzel filmi!!

[7.5/10] - naboer
pal sletaune diye norveç orijinli birinin 2005 yapımı filmi.kız arkadaşı anna bache-wiig tarafından terkedilen kristoffer joner garip komşuları cecilie mosli ve julia schacht ile yakınlaşmaya başlar.kurgu ve anlatım çok güzel, merakla izletiyor kendini.bunun dışında filmi değişik yapan, daha önce benzerine rastlamadığım bir sahne var.çıplak ve kanlı, salondakileri oldukça rahatsız etti.ama güzel bir film olmasa bile julia scacht öyle çekici bir kadın ki sadece onun duruşunu bile izleyebilirdim.
LinkLeave a comment

rumble fish [Sep. 28th, 2005|10:16 am]
[8.5/10]
francis ford coppola'nın kıyıda köşede kalmış 1983 yapımı filmi.başrollerde matt dillon, mickey rourke, dennis hopper var.tom waits, nicolas cage, laurence fishburne ve diane lane de bonus olarak geliyor.yani kadro dream team gibi.üstelik her biri hakkını veriyor rolünün.sin city'deki siyah-beyaz film üzerine az sayıda renk ekleme fikri sanırım ilk kez rumble fish'te kullanılmış.filmde mavi ve kırmızı renkli balıklar dışında her şey siyah-beyaz.buna ek olarak sakin/cool karakterler ve hüzünlü bir hikaye de gelince insanı oturduğu yere çivileyen harika bir film olmuş, james dean havası var bolca.mickey rourke zaten çok parlak biri değil ama sin city'deki marv rolüyle birlikte en iyi işini motorcycle boy olarak çıkarmış.filmin en sevdiğim sahnesi de efsane motorcycle boy'un ilk ortaya çıktığı dövüş sahnesi.o motorsikletin havada dönmesi çok hoşuma gidiyor, gerçekten de tam bir süper kahraman gibi giriş yapıyor.ayrıca rusty james ve motorcycle boy arasında geçen diyaloglar - özellikle çocuklukla ilgili olan - mükemmel.coppola da bu güzelliklere yakışır bir sonla bitiriyor filmi.bence mutlu bir son ama mutluluk herkese göre değişen bir kavram olduğu için bazılarını üzebilir.filmde illa bir kusur bulmak gerekiyorsa sadece nicolas cage'i gösterebilirim.kıvırcık saçları, 10 cm kirpikleri, bön bakışları ve canlandırdığı tırt karakter beni rahatsız ediyor.aslında izleyenleri rahatsız edecek kadar filme oturan bir karakterse kusur sayılmaz :) yani ben nicolas cage'i sevmiyorum ve hiçbir yerde görmek istemiyorum, francis ford coppola yeğeni nicolas cage'i oynatarak hata yapmış diyebilirim galiba :) zaten filmde çirkin insan sofia coppola ve bir diğer akraba gian-carlo coppola da var.neyse her sahnesi, her repliği sembollerle dolu olan bu kült filmi her sinemaseverin izlemesi gerekir:

"even the most primitive of societies have an innate respect for the insane."
LinkLeave a comment

brazil [Sep. 27th, 2005|08:31 am]
[9/10]
terry gilliam'dan 1985 yapımı süper bir film!her izlendiğinde yeni bir şeyler bulunabilecek müthiş bir distopya.değişik bir 1984 yorumu yapmış terry gilliam, biraz monty python komedisi girince işin içine mükemmel bir şey ortaya çıkmış.aslında çok karanlık ve depresif olmasına rağmen sürekli bir gülümsemeyle izliyor insan.1984'ün içine girmek istememiştim, sadece uzaktan izlemek bile yeterince kötüydü ama brazil'de aralarına karışmak istedim.rüyalarda olsa da brazildeki mutluluk tatmin edici, ama 1984'te umutsuz ve tehlikeli.1984'ün filmini izlemedim ama hayal ettiğim kadarıyla ortam aynı brazil'deki gibi olmalı, her zaman sisli.bu atmosfer de bana hep rus filmlerini anımsatır, sanki moskovada geçiyormuş gibi.hiç moskovayı görmedim halbuki :) filmde o zamanki efektlerin de yetersizliği nedeniyle çoğu şey kartondan yapılmış gibi gözüküyor ama benim için önemli değil zaten.film bir sürü hatayı affettirecek kadar güzel.en çok sevdiğim yeri de finaldeki reklam panolarıyla kaplı yol.filmin sonuna pek uymasa da o yolda giderken huzur buluyorum.cennet böyle sonsuz bir yolda hızla gitmek olmalı.benim için çok "aydınlatıcı" bir deneyim oldu bu filmle tanışmak.henüz okumadım ama fahrenheit 451 da üstüne iyi gidiyormuş.sonunda tamamen darkside'a kayıp darth vader gibi bir şeye dönüşeceğim sanırım.
LinkLeave a comment

der untergang [Sep. 26th, 2005|11:19 am]
[10/10]
fragmanını izlediğimde sıradan bir film sanmıştım, hatta fragmanı kötü bile diyebilirim.çok özensiz gözüküyordu.ama vizyondaki bütün filmleri izlemeye çalıştığım için buna da gittim tabi.iyi ki de gitmişim.vizyonda olduğu süre boyunca her hafta gidip izledim.toplam 6-7 kere izlemiş olabilirim.film izleyip duygulanan biri değilim, hatta ruhsuz bile sayılırım ama filmi ilk izlediğimde salya sümük olmamak için kastım kendimi.filmin her bir karesini içim sızlayarak izledim.oradakilere acısam mı yoksa bu kadar inançlı oldukları için onları kıskansam mı bilemedim.oyuncular mükemmeldi.bruno ganz sinema tarihinin hiç şüphesiz en iyi rolünü yapmış, sanki hitler ölmemiş de onun içinde canlanmış gibiydi.en sevdiğim film "once upon a time in america"ydı der untergang'ı görünceye kadar, artık değil.beni bir odaya kapatıp sonsuza kadar bu filmi izletsinler, zaten bir hafta sonra gözyaşı kaybından ölürüm.
LinkLeave a comment

intacto [Aug. 2nd, 2005|10:37 am]
[8/10]
juan carlos fresnadillo diye tanımadığım bir adamın güzel filmi.aynı şekilde oyuncuları da tanımıyorum, ama hem oyuncular hem de yönetmen beni yeterince tatmin etti.şans ve kumar üzerine oldukça fantastik şeyler anlatılıyor bu filmde.orjinal bahisler, özellikle de orman sahnesi çok hoşuma gitti.filmin sonuna kadar en şanslı kim acaba diye düşünüp durdum.ayrıca koleksiyon yapma işine "değişik" bir anlam yüklemişler.filmi izledikten sonra bir süre insanlara verdiğim fotoğrafları toplamayı bile düşündüm :) temposu düşük olsa da sürekli aksiyon bekleyen biri olmadığım için sıkılmadan izledim, ama 108 dakika hareket ettirmeden bazı insanları tutmak zor oluyor.zaten imdb'de 6.9/10 puan almış, pek sarmamış sanırım insanları.neyse forumlarda hollywood versiyonun çekileceğini konuşuyorlar.güzel olur mu bilmiyorum ama bu sakin havasını kaybedeceğine eminim.o zaman amerikalılar da izler bu filmi :)
LinkLeave a comment

sin city [Jul. 15th, 2005|08:51 am]
[10/10]
1 nisanda amerika'da gösterime girmesinden sonra sonunda türkiye'ye de gelen film.çizgi romanlarını okumadım, hatta filminin çekildiğini duyduğumda böyle bir şeyin varlığından ancak haberdar olmuştum.önce kadrosu hoşuma gitti, ne kadar işe yarar adam varsa hepsini toplamışlar.robert rodriguez de quentin tarantino'nun yolundan giden biri olduğu için güzel bir film yapacağını düşümüştüm.gerçi bundan önce popcorn filmlerle geçiştirip duruyordu, four rooms ve from dusk till dawn'dan başka güzel filmi gelmiyor aklıma.neyse frank miller ve quentin tarantino'nun da yönetmen koltuğuna oturacağını öğrenince iyice ilgimi çekti.fragmanlar da tuz biber oldu üstüne.nihayet film de geldi ve izleyebildim.tek kelimeyle söylemek gerekirse mükemmel.bir filmde bundan fazlası olamaz.çizgi romanlardan filmi çekilenler arasında en iyisi bu, en azından benim izleyebildiklerim arasında.batman, batman returns ve batman begins'i çok sevdim.üçü de en sevdiğim filmler arasında, spiderman ve spiderman 2'yi de severim ama bu film bambaşka.kesinlikle yukarıdakilerin üstünde.filmini bu kadar sevince biraz nette çizgi romanları aradım.çok bir şey bulamadım ama filmden karelerle çizgi romanı yanyana getiren bir site buldum ekşisözlükte ( http://www.filmrot.com/images/sincity-comparisons/sincity.html ).sanırım frank miller'ın etkisi çok açık görülüyor.siyah-beyaz filmleri çok sevmişimdir zaten.işin içine birkaç renk daha girince inanılmaz güzel olmuş.tatile gitmiyor olsaydım mutlaka bir kez daha izlerdim bu filmi.zaten yaz sezonu, çok fazla güzel film gelmiyor.vakti olanlar direk bu filme gitsinler.hiç kimse bu filmi beğenmediğini söylemez sanırım.
LinkLeave a comment

interstate 60 [Jul. 8th, 2005|09:37 am]
[8.5/10]
bob gale'in yönettiği 2002 yapımı bir yol filmi.robert zemeckis etkisi çok açık görülüyor.başrolde james marsden var.gary oldman, chris cooper ve amy smart diğer ana rolleri oynuyorlar.ayrıca mj fox, christopher lloyd, kurt russell küçük roller almışlar.kesinlikle en sevdiğim 10 arasına alırım bu filmi.babasının hayatını yönlendirmeye çalışmasından bıkmış marsden bir dilek tutar ve olaylar gelişir.. filmin her karesiyle ilgili yorum yapabilirim, her an dumur edecek bir şeyler çıkıyor karşımıza.kurgu muhteşem, karakterler harika.insanın aklını başından alan avukatlar kasabası, çılgın işveren chris cooper, deli gibi yemek yiyen adam, zamanın karıştığı sahne, sabah çalışıp akşam ravee giden insanlar, sahte resim müzesi.. sanki rpg oynuyormuşcasına ilerliyor her şey.film bitince "I love this highway" dedim.
LinkLeave a comment

whatever happened to harold smith? [Jul. 8th, 2005|09:00 am]
[7.5/10]
peter hewitt'in yönettiği 1999 yapımı bir film.garfield, borrowers gibi birkaç tane popüler olmuş filmi var bu adamın.başrollerde tom courtenay, michael legge ve laura fraser oynuyor.70lerin kuzey ingiltere'sinde telekinetik güçleri olan bir adam, oğlu ve oğlunun aşık olduğu iş arkadaşı etrafında dönüyor olaylar.dönemin disko ve punk modasını biraz karikatürize olsa da güzel yansıtıyor, hatta bir ara keşke ben de girsem aralarına dans etsem diye düşündüm.sürreal final sahnesi dışında her şey yerli yerinde gözüküyor.dekor, kıyafetler, oyuncular.. her şeyiyle samimi bir film, çok orjinal bir film!hem kızın hem oğlanın "ilginç" aile yapısı oldukça güldürdü beni.en çok sevdiğim yeri küçük kızın fuckın ne anlama geldiğini sormasından sonra ailesinin yaptıkları ve babanın günahlarını itiraf ettiği sahne oldu.esas oğlanın punklarla diyalog kurma çabaları komik olmasa da güzeldi.son zamanlarda izlediğim en içten film bu sanırım.eğer bir yerde karşılaşırsanız kaçırmayın derim!
LinkLeave a comment

navigation
[ viewing | most recent entries ]
[ go | earlier ]